in

Türk’ün Zafer Bayramı Kutlu Olsun!

Türk'ün Zafer Bayramı Kutlu Olsun!

Türk’ün Zafer Bayramı, üzerinde şu anda yaşamakta olduğumuz coğrafyanın sonsuza dek bizim olduğunun yeniden ispatlandığı bir gündür. Bu günün hatırasına birkaç satır yazmasaydım kendimi suçlu hissederdim. Ancak sonda söyleyeceğimiz başta söyleyeyim yine. Başta Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere canını siper etmiş tüm paşalarımızı, şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla yad ediyorum. Emanetiniz şerefimizdir!

Türk’ün Zafer Bayramı 30 Ağustos Üzerine

Yıkık bir memleket… İşgal edilmiş, sokaklarında adeta bir kıyım yapılmış… Örselenmiş, haksızlığa uğramış ve küçük düşürülmeye çalışılmış bir ulus… Hani derler ya dört bir yanı düşmanla çevrilmiş diye, hakikat öyledir işte… Güneyde hem Fransız hem İngiliz, batıda Yunan, doğuda Ermeni, kuzeyde yine İngiliz kuvvetleri… Durumun vehametini şöyle izah edelim: Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişliği görevi için Samsun’a gönderildiğinde İstanbul’dan Samsun’a gidebilmek için İngilizlerden yazılı izin belgesi almak zorunda kalmıştır. Vatanınızın bir şehrinden diğer şehrine gidebilmek için birilerinden üstelik sizden olmayan, sizin toprağınızda asla tasarruf sahibi olmaması gereken birilerinden izin almak zorunda kaldığınız mel’un bir devir düşünün… Ne kadar acı değil mi?

İşgal Var İse Direniş De Var!

Tarihinde işgallere karşı yaptığı isyanların hür bir devlet kurulmasıyla sonuçlanan Türk milleti, elbet bu işgallere de sessiz kalmadı. Bir yandan Kuva-yı Milliye adındaki milis kuvvetler çatışıyor bir taraftan Müdafa-i Hukuk cemiyetleri onlara destek için mitingler yapıyor, cephane taşıyor ve halkı örgütlüyordu. Ancak bu yetersizdi. Topyekün bir mücadele gerekiyordu. Topyekün mücadele içinse emir-komuta zinciri içerisinde işleyen düzenli bir ordu şarttı. Meclis şarttı… Her ikisi de yapıldı. Ancak öyle yapıldı dediğime bakmayın. Öyle ha deyince olmadı bunlar. Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında idam kararı çıkartıldı, peşine İngiliz istihbarat subayı Binbaşı Edward Noel destekli Ali Galip takıldı ama başaramadılar…

Tek Düşman Onlar Değildi!

Maalesef ki tek düşman ne İngilizler ne Fransızlardı… İçeride onlara “muhiplik” yapan nice hayranları vardı. Kurtuluşu İngiliz boyunduruğuna girmekte görenler peşi sıra silahlanıyordu. Azınlıklar çeteler halinde katliamlar yapıyordu. Erzurum’da kazıklara geçirilmiş köylülerden bahsediyordu Kazım Paşa. Süngülenmiş bebeklerden bahsediyordu. Kazım Özalp, Milli Mücadele adlı eserinde Akbaş Vakası başlığı altında silah ve cephane sıkıntısının hat safhada olduğunu, silah bulabilmek için düşman kuvvetlerinin denetimindeki depolardan silah kaçırıldığını net bir şekilde anlatmaktadır. Üstelik milletimiz de son derece fakir bir haldedir. Ancak o mücadele azmi ve o zafer umudu her şeye çare olmuştur. Bakınız mesela Yunus Nadi, Cumhuriyet Yolunda adlı eserinde meclisin açıldığı gün insanların kendi evinin çatısından kiremit söküp getirdiğini ve binanın o şekilde tamamlandığını anlatmaktadır… Meclis binası tamamlanabilsin, meclis açılabilsin diye insanlar fakir olmasına rağmen kendi evlerinden eşya taşımıştır yani…

Bakın mesela Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam isimli eserinin ikinci cildinde bahseder zorluklardan. Yol olmadığını, İstanbul’dan gelen demiryolunun Ankara’da bittiğini, süvarilere at, atlara yem, su, cephe gerisine hastane ve dah bir çok şeyin bulunamadığını nakleder. Ayrıca kumandan sıkıntısının olduğunu, İnönü savaşları sırasında bile tüm Anadolu’da sadece 5 general olduğunu söyler. Onlardan birisi de rütbelerini teslim etmiş olan Mustafa Kemal’dir…

Türk’ün Zafer Bayramı ve Türk Milleti

“Şu yeryüzü er meydanı,

Gönül sevmez her meydanı,

Yüreksize yorgan döşek,

Koç yiğide ver meydanı”

Böyle diyordu destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu. Zira bu ruh haliyle savaşılmış, bu ruh haliyle mücadele edilmiş, şehit verilmiş, göğüsler siper edilmişti. Kadınlarımız… Kundağında bebesini bırakmış kadınlarımız vardı. Antep’te Kamil vardı 12 yaşında hürriyet uğruna süngülere hedef olan. İhtiyarlarımız, gençlerimiz vardı…

Büyük Taarruz

Kazım Özalp anılarını anlatırken Büyük Taarruz’dan evvel Türk ve Yunan ordularının silah ve teçhizat sayılarını karşılaştırıyor. Her ne kadar silah ve teçhizat aşağı yukarı denk görünse de yalnızca kılıç sayısında üstün olduğumuzu naklediyor Milli Mücadele adlı eserinde. Taarruz edileceği her ne kadar bilinse de paşalar bunun tam tarihini büyük bir gizlilikle muhafaza ediyordu. Çünkü taarruz tarihinin duyulması demek düşman kuvvetlerinin buna karşı önlem alabileceği demekti. Bu tehlike göze alınamazdı. Çünkü bu, atılacak son kurşundu…

20 Ağustos günü Hakimiyet-i Milliye gazetesinin ilk sayfasında bir haber yayımlandı. Habere göre Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da siyasi erkân ile bir çay partisi verecekti. Ancak işin aslı öyle değildi. Gerçekte Mustafa Kemal Paşa, gizlice yola çıkıp cepheye gitmişti. Ancak bu, son derece gizli tutuluyordu.

26 Ağustos…

Bilirsiniz ki 26 Ağustos bizim için en az Büyük Taarruz kadar mühim bir olayın daha tarihidir. Zira Malazgirt Zaferi bu tarihte kazanılmış, Anadolu sofrasına Türk ulusu “bismillah” demiştir. Asırlar sonra başka bir 26 Ağustos gününde sabah karşı şiddetli top atışlarıyla başladı Türk ordusunun hücumu. Yine Kazım Özalp’in anlattığına göre Yunan ordusunda büyük bir gaflet durumu mevcuttu. Zira Türk ordusu tüm kuvvetiyle düşmanın sağ cenahı karşısında toplanmış, harekat başlatmış ancak Yunan komutanlar durumu sezememiş ve ancak önemli bölgelerden çekilmek zorunda kalınca durumun cehametini anlayabilmişlerdir.

30 Ağustos: Dumlupınar

“Bak neler var dünlerinde,

Acı-tatlı günlerinde,

Dumlupınar önlerinde,

Mehmetçikten sor meydanı!”

Böyle ünlemişti yine Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu… Mustafa Kemal Atatürk ise durumu daha sonra şöyle anlatıyordu: “ Derhal İsmet ve Fevzi paşaları çağırınız dedim. Üçümüz toplandık. Vaziyeti bir defa daha mütalaa ettik ve katiyetle hükmettik ki Türk’ün hakiki kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasıyle doğacaktı.” 29 Ağustos gününde son anlarda kumandanlığa getirilen Trikopis Dumlupınar’a doğru yürüyüşe geçtiyse de Türk ordusu tarafından önleri kesildi. Dumlupınar’daki Yunan birliklerine kumanda eden Frangos ise bozguna uğramış bir halde 10 km batıya püskürtüldü. Yunan ordusu yalnızca harp meydanında değil, kaçış güzergahlarında da birer birer avlanıyordu. Nihayet Trikopis’in de anılarında naklettiği gibi Yunan ordusunda 30 Ağustos günü alınan yenilgiler sonrası müthiş bir panik havası oluşmuştu. Trikopis her ne kadar birliklerinden geriye kalan 8000 kişilik bir kısmı kaçırabilmişse de daha sonra bunlar da çoğunlukla imha ve esir edilmiştir.

Türk’ün Zafer Bayramı Kutlu Olsun!

Hiç şüphesiz 30 Ağustos, Türk tarihinin ne ilk ne de son zaferi olacaktır. 30 Ağustos, gelecekte de bu millet boğmak isteyecek olan pek çok kuvvet karşısında Türk ulusunun nasıl mücadele etmesi gerektiğini anlatan bir destandır. Bu toprakların nasıl vatan olduğunu anlatan bir destan… Buralarda nasıl durduğumuzu anlatan bir destan… Bu milletin göğsünde Fahrettin Altayların, Kazım Karabekirlerin, İsmet İnönülerin, Fevzi Çakmakların, Kazım Özalplerin ve daha nice büyük kahramanların tükenmeyeceğinin destanı… Bu topraklara geçici heveslerle değil, sonsuza dek kök salmak için gelmemizin destanı… Bu hislerle herkesin 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı, Türk’ün Zafer Bayramı olan bu kutlu bayramı tebrik ediyorum.

 

Tarih Treni’yle Yolculuk: Malazgirt Destanı

One Comment

Leave a Reply

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

    astral seyahat nasıl yapılır

    Astral Seyahat Nasıl Yapılır?

    bağışıklık sistemi

    Bağışıklık Sistemi ve Güçlendirme Yolları