içinde

BayıldımBayıldım

Akide Şekeri’nin Hikayesi

akide şekerinin hikayesi

Akide Şekeri’nin hikayesi ile ilgili bilginiz var mı? Yeniçeriler tarafından padişaha bağlılığının simgesi olarak yaptırılır ve bizatihi Yeniçeri ağası tarafından sunulurdu.

Üstelik gramajında büyük anlamları vardı.. 400 gramsa Yeniçeri padişaha güveniyor demekti.. 400 gramdan azsa şayet bu ordunun padişaha güvenmediğine dalaletti..

Akide Şekeri bizim hikayemizde nasıl bir anlam kazanmış birlikte bakalım.. 

Akide Şekeri’nin Hikayesi

Akide şekeri’nin hikayesi; Eski zamanların birinde bir ülke ve bu ülkeyi yöneten; sert duruşuyla nam salmış olmasına rağmen halkı tarafından da çok sevilen bir padişah varmış.

Halk padişahı ne kadar çok seviyorsa bir o kadarda çekinir ve korkarmış. Gözlerine, olur da denk gelirse bir sefilin bakışları, sanırmış yerle yeksan oldu. Gülüşleri öte dursun tebessüm ettiğine şahit olan da olmamış henüz.

Halk arasında fısıltı olarak kulaktan kulağa yayılan: ‘’ Padişaha verilen isim, kalbine değil yüzüne yansımış.’’ Değilse halkı için geceleri dahi uyumayan bir padişah, nasıl olur da acımasız ve kötü olarak addedilebilirdi.

Rivayet ya; kişiler onlara verilen isimle özdeşmelilerdi.. Merzat Paşa da kendinde vucüd bulamayan formülü işte tam bu nedenden dolayı oğlunda denemişti. Çünkü kendine verilen isim; rıza ve hoşnutluk demekti ve onun, tek bir hatayı can ile ödeten karakterine uymuyordu.

‘’Harb’’ adını vermişti oğluna Merzat Paşa.. Kendinden daha sert, daha temkinli, daha şüpheci olmasını ve yarım bıraktığı işi olursa şayet, oğlunun vicdan denilen muhakemede çıkarlarına ters düşen kararlar almaması için.

Harb, Merzat Paşa öldüğünde henüz on sekiz yaşındaydı fakat adaletiyle, halkına olan sevgisiyle gönüllere taht kurmayı erken yaşta başarmıştı.

Harb Paşa Büyüyor..

Kısa zaman içerisinde devlet işlerini nasıl yönetmesi gerektiği konusunda bilgi sahibi olmuş ve bu aşamada veziri Hikmet Efendi’den büyük yardım görmüştü.

Orduları komuta eden, savaşa ve barışa karar veren, büyük devlet adamlarını atayan Harb Paşa, haftada birkaç gün de Hikmet Efendi ile Tebdil-i Kıyafet gezer, halkın neler yaptığını merakla izlerdi. Kararı alınmış yasakları çiğneyen var mı, halkın şikayetleri ve istekleri neler, ihtiyaç sahipleri kimler… Bütün bu sorulara cevaplar alıp, ihtiyacı olana ihtiyacının temin edilmesini sağlar halkın sıkıntı ve kederlerini dindirme yolunda çaba sarfederdi.

Bazen sipahilerden de katılan olurdu padişaha. Tebdil gezmenin tek şartı tanınmamaktır ki; tanıyan olursa çıkabilecek saldırılara karşılık korunması gerekiyordu. Olurda tanıyan birisi çıkarsa padişahı; bunu duyurmadığı sürece cezalandırılmasına müsaade etmezdi. III. Mustafa kadar acımasız değildi de denilebilir belki de. ( III. Mustafa tebdil gezerken onu tanıyan bir sefilin başını vurdurmuştur.)

Tebdil-i kıyafet gezerken Harb Paşa, Kanuni Sultan Süleyman gibi sipahi, 2.Ahmet gibi Mevlevi Şeyhi, III.Mustafa gibi kahveci başı kıyafetleri giyerdi..

Günlerden bir gün; Veziri Hikmet Efendi, huzuruna gelir Harb Paşa’nın.

-Hünkarım bugün tebdil gezmeyecek miyiz? diye sorar.

-‘Elbette.’ der Harb Paşa ve hemen Sefil bir dilenci kılığına girer.

Merak eder Hikmet Efendi:

-Neden bu kıyafeti giydiniz?

-‘Yola çıkmadan yoldan haber edemem’ der Padişah..

Harb Paşa Veziri Nereye Gidiyor..

Şehrin belirli yerlerine ve belirli sokaklarına kumbaralar koydurmuştur Harb Paşa.. Bir diğer adıyla ‘Sadaka Taşı’. Yaklaşık olarak 1m uzunluğunda, içleri oyuk ve kapaklı taşlardır.

Yardım etmek isteyen herkes gün içerisinde bu kumbaralara para atar, akşam ezanı okunur okunmaz da bu kumbaraların bulunduğu sokakların aydınlatmasını kapattırırdı. İhtiyacı olan bu vakitte geçerken sokaklardan; kumbaradan ihtiyacı kadarını alır, fazlasını bir başkasına bırakır ve onları da gören olmasın diye ışıklar tamamen kesilirdi. Veren elle, alan elin birbirini görmediği en güzel yardımlaşma şekli de bu olsa gerekti.

Şehirdeki kumbaralara bakmaktır niyeti Padişahın. Öyle ki kumbaralar dolu mudur, boş mudur? Halkından aç uyuyacak olan var mıdır diye telaşla çıkar saraydan. Hava kararmadan önce kumbaraların olduğu sokakları adım adım gezmek ister. İçerisinde akçe, sultani, adli altın, cedid eşref-i bulunan kumbaralar görür.

Beşir sokağında bulunan kumbaraya geldiğinde, içerisinin tamamen boş olduğunu fark eder. Yirmi dört ayar altından yapılan cedid zincirliyi kumbaraya bırakır ardından; ‘Bu sokakta kimsenin mi ihtiyacı yoktu yoksa yardım eden mi yok?’ diye geçirir içinden. Birkaç gün daha bu sokağa ve bu kumbaraya bakmak için çıktı sarayından.

Ne vakit gelse Beşir sokağına, kumbaranın boş olduğuna şahit oldu gözleri. Kanaat getirmişti artık. ‘Burada yaşayanların elleri yardıma gitmiyordu.’

Oysa herkes Müslümandı ve Müslümanlıkta bir gün sonrası yoktu.

Dilenci kılığında tanınmaktan çekinerek ve sesinin en alçak tonunu kullanarak emretti Harp Paşa:

-‘’Hikmet Efendi.. Bu sokağı renklendirin.

Kırmızılar, maviler, yeşiller olsun.. Bu sokağa çocuklar dolsun..’’

Akide Şekeri Hikayesi’nde Çocuk Demek, Bereket Demekti..

Harb Paşa henüz bir izdivaç gerçekleştirmemiş olmasına karşın bilirdi; çocuk demek, bereket demekti.. Çocuklar sokaklarda koşmaya başlarsa gönüller şenlenecek, herkes ömrünün nasıl geçip gittiğine tanıklık edecekti. Bugün bu sokaklarda birer sorumluluk sahibi olarak yürüyen bireyler, daha dün çocuk değil miydi?

Bu emir üzerine Hikmet Efendi saray ahalisini hummalı bir çalışma içerisine sürükledi. Padişahın emriydi ve en kısa sürede gerçekleştirilmesi gerekirdi. Bir gece içerisinde hazırlıkların tamamlanması için; Üstüdan-ı Matbah-ı Has denilen saray aşçıları, kazanlarının altını akide şekeri kaynatmak için yaktı, harem-i hümayun kadınları sarayda ne kadar kumaş varsa oyuncak yapmak için hepsini bir araya getirdi, çerakçılar sokağı aydınlatmak için kandillerini hazırladı ve  bir de o  meşhur Osmanlı ve İslam sanatının vazgeçilmezi Çintemaniyi duvarlara işlemesi için ustalar görevlendirildi.

Çintemani motifinde üç daire ve dıştan içe hilallerin içinde üç göz mevcuttu. Bu gözler; ‘gönül gözü, akıl gözü ve dünya gözüdür.’ Her biri diğerine müdahale etmeden uyum içinde hayata bakışı anlatır. Bu sokakta da çocuklar dünya gözünü temsil edecekti; görecekleri daha çok şey var diye. Akıl gözü ve gönül gözü de aklıyla görebilen ve gönülleriyle düşünebilen büyükleri…

Gece karanlığı çöktüğünde şehre, saraydan sessizce çıkıp Beşir sokağına doğru yola koyuldu ustalar, çerakçılar ve boyacılar. Her usta için bir çerakçı görevlendirilmişti, çünkü o gece hataya yer yoktu.

İşinin ehli sanatçılar bir gece içinde sokağı tamamen değiştirdiler. Sabahın ilk ışıkları vurduğunda onlar saraya dönmüş ve şehir, o sokaktan gelen seslerle çoktan uyanmıştı.

Küçük, büyük herkesin toplandığı bir vakitte, saray teşkilatı görevlileri taşımakta zorlandıkları hediyelerle birlikte meraklı bakışların hedefi altında sokağa geldiler.. Saraydan getirdikleri hediyeleri bir bir sokak sakinlerine dağıttılar.

Bir de akide şekerleri vardı.. Onlar sadece çocuklara dağıtıldı.

İşte bunca zaman yeniçeri askerlerinin padişaha bağlılığını simgeleyen bu şeker; artık Padişahın çocuklara olan sevgisi ile anılır oldu.

Arya KARAKAYA

Düşler Prensesi

Yorumlar

Cevap bırakın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

    Yükleniyor…

    0

    Yorumlar

    0 yorum

    konut kredisi

    Konut Kredisi Nedir? Konut Kredisi Nasıl Kullanılır?

    koronavirüs hangi organlara zarar veriyor

    Koronavirüs Hangi Organlara Zarar Veriyor. İşte Cevabı.