içinde

Absürd Hikayeler Serisi 5 – Necati

Absürd Hikayeler Serisi 5

Sevgili dostumuz Turan Cevdet Ekinoğlu’nun kaleminden Necati serisi devam ediyor… Bakalım yine Necati’nin başından neler geçmiş… Absürd Hikayeler Serisi 5 – Necati sizlerle…

Absürd Hikayeler Serisi 5 – Necati

Merhaba yine ben… Necati yani… Size bu sefer bir olaydan ziyade bir kişiyi anlatacağım. Şimdiden söyleyeyim, bazı yerler size abartılı gibi gelebilir fakat maalesef değil. Hepsi bizzat yaşanmış olaylardır.

Sinan… Onu nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Sanırım onu en iyi niteleyecek kelime “fazla.” Fazla çalışkan, fazla deli, fazla enteresan, fazla güçlü, fazla sigara içen, fazla konuşan, fazla susan… Bunu kafanıza göre devam ettirebileceğiniz kadar özelliği vardır Sinan’ın.

26 Eylül 2011… Günlerden Pazartesi. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde ilk ders günü… Büyük bir heyecanla tırmandığım merdivenlerin çaprazında bulunan bölüm panosu önünde iki kişi bekliyor. Birisi gözlüklü, seyrek saçlı, görenlerde hukuk öğrencisi olduğu izlenimini uyandıran bir kişi ki adı Mert (betimlemeyi kısa tutuyorum bu kişiyi ayrı bir bölümde anlatacağım çünkü). Diğeriyse siyah deri montlu, siyah pantolonlu, siyah tişörtlü, siyah botlu (asker botlarından), bu kadar siyahlık yetmezmiş gibi bir de esmer olan bir zât-ı muhterem.

Konferans günü…

İşte o Sinan. Üniversite hayatımızın ilk ders günü olması nedeniyle üçümüz de ortak bir heyecanı paylaştığımızdan orada tanışıp kaynaşmış bulunduk. İlk arkadaşlarımı bulmuştum. Üçümüz heyecanlı heyecanlı ilk ders gününde neler yapacağımızı falan konuşurken güleç yüzlü bir amca (kendisi sonradan öğrendiğimize göre bölüm başkanımızdı) o gün ders olmayacağını söyleyince heyecan, yerini hayal kırıklığına bıraktı. Binadan çıkarken duvarda asılı bir afişte o gün tarih alanında bir konferans yapılacağını, konferansa İtalya’dan gelen yabancı bir hocanın katılım sağlayacağını öğrendiğimizde heyecanımız tekrar yerine geldi.

“Ooooolum çok iyi lannnn!” diye sevinç içerisinde biz üç salatalık konferansın yapılacağı amfiye gidip üstelik bir de önden ikinci sıraya oturduk. İlk ilmi faaliyetimiz olacağından müthiş bir heyecan yaşıyoruz. Hani ön sıralar hocalara ayrılmamış olsa oraya oturacağız o derece. Can kulağıyla dinleyip notlar almak üzere not defterlerimizi çıkardık, kalemlerimizi hazırladık, suratımızda heyecandan saçma bir sırıtış, çok belli 1. Sınıf çömez olduğumuz. Hocalar yerlerini aldı ve sunum başladı. İtalya’dan gelen hoca orta yaşın biraz üzerinde profesör bir kadındı.

Sunuma başlar başlamaz biz üç heyecanlı tarihçi darma duman olduk. Sunum İngilizceydi bizimse İngilizce seviyemiz “yes I no” şeklindeydi. Belki Türkçe bir şeyler söyler diye bir buçuk saat dinledik kadını ama nafile. Uyku bastırıyor bir yandan ama mümkün mü kadının tam karşısında oturuyoruz. Allah’tan bölümün en ağır hocalarından Kenan hoca da sahnedeydi de son 15 dakika tercüme etti olanı biteni. Bu tercümeden anladığımız kadarıyla da hiç birimizin ilgisini çekmeyen bir şeydi konferansın konusu.

Temeller atılıyor

Az önceki o entelektüel birikim yapmaya çalışan üç heyecanlı gencin yerini “e bari gidek çay içek” diyen bıkkın elemanlar almıştı. Böylece iki saat dinleyip tek kelime anlamadığımız konferanstan çıkıp kantine geçtik. İşte orada Sinan bana hiç unutamayacağım bir şey söyledi: “Ben arkadaş seçmem kardeş seçerim. Sana kanım çok ısındı seni kardeşim bildim…” İşte orada müthiş ve bir o kadar da tuhaf bir dostluğun temeli atılmış oldu.

Sinan, yaz-kış aynı kıyafeti giyerdi. Hep aynı renk, aynı model… Yüzüklerin Efendisi’ndeki nazgul gibi simsiyah dolanırdı ortada. Arkadaşlığını çok farklı gösterirdi. Sınıfın önünde hocayı beklerken sırtıma gelen bir darbeyle irkilir, “hah Sinan da geldi” derdim. Öyle hafifçe falan değil ha bildiğiniz sırtıma kafayı gömerdi. Bir gün “oğlum manyak mısın niye sırtıma kafa atıyorsun” diye sinirlenecek oldum “abi kafana atsam bayılırsın” dedi. Hani patlamadan sonra bir şok anı olur ya, aynen öyle oldum. Arka planda ince bir “dıııııııt” sesi ve olanlara anlam veremeyen zavallı ben.

Her yerde aynı hareketi yapmazdı Allah’ı var o konuda yaratıcıydı. Otobüs terminalinde arkadaşımızı yolcu ederken karnıma diz atmışlığı vardır. Tam emin değilim ama sanırım böyle derin, kutsal bir ses uzaklardan bir ışığın içinden bana seslenip “hayır henüz vaktin gelmedi, dünyaya dön ve yaşa” demişti.

Öğrenci Derneği olarak düzenlediğimiz Çanakkale gezisine herkes yolda ve günlük giymek için eşofman, resmi ziyaretler için de takım elbise getirmişti. Sinan’sa sadece takım elbise getirmiş, dört gün o takım elbiseyle dolaşmıştı. Dört gün, gidiş-geliş 3000 km yol…

Çocukken kaçırılmış!

Sinan, aslen Trabzon – Of’lu olup ailesi İstanbul – Ümraniye’de ikamet ediyor. Kendisi de okul hayatı boyunca Trabzon’da dedesi ve babaannesiyle yaşıyordu. Yirmi yıl boyunca Ümraniye dışına çıkmadığını öğrendiğimde “abi İstanbul gibi bir yer lan nasıl olur” dedik. “Bir iki kere çıkmışlığım var canım” dedi gururla. “E yine iyi çıkmışsın” dediğimdeyse “birisinde kaçırdılar zaten öyle çıkmış bulundum” dedi. Ayrıntı vermeyeceğim gerçekten de çocukken kaçırılmış Sinan.

Bir gün fındık dalından yaptığı yayı gösterirken “kanka babaanneme bana kız bulmasını söyledim” dedi. “Eee?” dedim. “Önce okulunu bitir ondan sonra bakarız deyip kızdı ben de babaanne bari bana at al o zaman dedim.” Beynimde yine bir çınlama. Kız ile at arasındaki bağlantıyı çözmek için beynimde mantık önermeleri kuruyordum ama sonuç yok. “Niye öyle dedin lan?” dedim. Elindeki yayı gösterip yapılabilecek en mantıklı açıklamayı yaptı: “Kanka at, avrat, silah üçlemesini tamamlamaya çalışıyorum.”

Tüm bu tuhaflıkların yanı sıra Sinan muhteşem bir araştırmacıydı. Ders çalışırken varını yoğunu ortaya koyar, yemek yemeyi bile unuturdu. Ailesinden gelen parayı sigara ve akademik kitaplara ayırırdı. Bölümde nam salmış, adı geçince herkesin titrediği, Roma-Bizans, Eski Çağ Tarihi, Rusya Tarihi, Genel Türk Tarihi ve Çin Tarihi alanlarında uzman, geçmesi imkânsıza yakın olan hocanın bile saygısını kazanmıştır.

Dillere destan hoca

Bakın o hocanın zorluğunu size anlatayım. Normal bir dersin bütünlemesinde bir bilemediniz iki sınıf dolardı. Fakat o adamın bütünleme sınavına gittiğimde bütün gezegeni dersten bıraktığına şahit oldum. Elinden gelse başka bölümdekileri de bırakacak dersten öyle bir hoca Mehmet Tezcan. Yıllar önce birisi bu adamın finalinden 70 alabildiği için dillere destan olmuş.

1. sınıfın ikinci döneminde Mehmet Tezcan’dan aldığımız Türk Kültür Tarihi dersinin final sınavından 55 aldığımı öğrenmiş, mutluluktan şarkılar söyleyerek kampüsten Sinanların evine doğru yürüyordum ki d kapısı dediğimiz yerde Sinan’la karşılaştık. Artist artist “abin Tezcan’dan 55 aldı oğluuuaaammm nnıııaaabbeeeerrr sen kaç aldın?” dedim. Sinan umursamaz bir tavırla “bana 100 vermiş ben o kadar beklemiyordum” dedi. Ben o anki halimi tam hatırlamıyorum ama Sinan yıllar sonra o vaziyetimi anlatırken “kanka borca batmış bukalemun gibi renkten renge girmiştin” dedi. Tabi o arada bir de “borca batmış bukalemun nasıl bir şey lan” diye düşünüp tribe girmiştim ama vereceği cevaptan korktuğum için soramamıştım.

Sevgili okurlar, Sinan’la olan anılarım bu kadarla sınırlı değil. Anlatabileceğim bir ton hatırayı bu bölüme sığdırabilmem imkânsız. Belki gülümsetemedim diğer bölümlerdeki gibi ama ne olursa olsun onu anlatacağım. Bana yaptığı kardeşlik, bilinmeyi hak ediyor çünkü. Hoşça kalın…

Yorumlar

Cevap bırakın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yükleniyor…

0

Yorumlar

0 yorum

20 Metrekare Hayatlar!

Whatsapp, Mesaj Silme Özelliğinin Süresini Artırıyor